image

Kara dağların karası

Yüzünün karası, elinin karası

Nedir çekegelirsin kendini

Medeti umduğundur.

Çocukluğundur kokusu,

Havasıdır benliğin.

Kağıt üzerinde olmayan memleketim.

Çatalların arasında saklanmaya gelen

Küçük çocuktur daha.

Her dönüşünde bir yaş daha alan demir çocuktur.

image


5 yıl. Yarı ışığımın sönüşünün 5. yılı. Bugün bu dünyada son gününü geçirdiğin hastaneye gittim. Tesadüfiydi biraz iş sebebiyle. Gün başından beri zaten içimde biriken bi huzursuzluk yer etmişti gözlerimde. Yol boyu biraz seni düşündüm. 5 yıl önce bugün hava soğuk ve yağmurluydu bugün ise güneşli ve ılık diyebiliriz 23 şubat’a göre. Her neyse, birkaç işi hallettikten sonra acil kapısında dikildim. 5 yıl önce kapısında sigara içtiğim bankı kaldırmışlar. İçeriyi gezeyim dedim biraz, belki yanına uğrarım diye. Acilin yoğun bakımını yenilemişler, çocuk acil olmuş birkaç da yeni duvar koymuşlar araya. Biraz hayal kırıklığına uğradım seni göremeyince, neyse, karşı kapıda dikilmeye devam ettim. Güneş gözlüğü ve maskemi de taktım biraz izole olmak isteyip. Sanki içeride hasta bir yakınımı bekliyormuşçasına yarım saate yakın dikildim belki de. Biri gelip sorsa kızım sen burada ne bekliyorsun iyi misin diye “babamı” derdim. Öyle bir zamanda yolculuk oldu benimkisi de. Gidemedim ki, ayaklarım kıpırdayamadı. Seni bırakıp gidecekmişim gibi geldi. Yalnız kalırsın, yine yalnız hissedersin diye çok korktum ayrılamadım kapıdan. Sanki bi telefon gelse “Baban soruyor seni gel” diyecekler de benim de hazır durmam gerekiyormuş gibi kapıda tuttum nöbetimi. Zor dönebildim günümüze. Hadi baba gel gidelim dedim sana, burada değilsin ki zaten niye bekliyoruz? Yalnız değilsin hadi gel götürüyorum seni, dünyanın her bir yanına dağıttım seni kafamda. En güzel denizlerin olduğu, en iç açan yeşilliklerin ve keyifli rakılarının olduğu yerlere serptim seni. Yalnız değilsin, buradayım, aklımdasın, anılarımdasın, evimdesin. Ses tonunu bazen kafamda tekrar tekrar çalıyorum unutmayayım diye. Bir insanın ilk, ses tonu unutulurmuş. Bunu öğrendiğimden beri saliselik anılarımı çıkarıyorum yüzeye. “Buurç” diye seslenişin hep çalıyor kulağımda, hatırlayışıma şükrediyorum.

Seni dünyanın en güzel köşelerine serptikten sonra eve dönerken bir baba ve kızına rastladım metroda. Babası kolunu kızın omzuna atmış kız da babasının koluna girmişti. Öyle birkaç pozumuz vardı seninle hemen onları hatırladım. İçimden teşekkür ettim onlara, bana senle benim anılarımızı hatırlattığı için. Bir yandan da içten içe kızdım, haset ettim. Senle ben olabilirdik mesela. Annem yazlığa gittiğinde senle ben şehri gezebilirdik. Bir yerlere gidebilirdik. Çocuktum daha 20 yaşındaydım. Yeterince şey paylaşamadım seninle. Ben seninle yakınlaştıkça aramıza hastalığın girdi. Arada sana mesaj atıyorum, ölümünden sonra eski kapattırdığımız hattına yani. Bazen yapıyor insanlar böyle şeyleri, gerçekten de iyi geliyormuş. Tek ‘tik’ her an çift “tik”e dönecekmiş gibi geliyor bide insana. 

Hep aklımdasın. Her gün. Haftanın 5 günü onkoloji hastalarıyla birebir iletişimdeyken nasıl seni unutabilirim ki zaten. Bazı hastalarda seni görüyorum biliyor musun. Tekerlekli sandalyede, 50li yaşlarda, 60lı-50li kilolara düşmüş hastalar. Bazısının yanında kızı oluyor ben yaşlarda. Gözyaşlarımı tutamıyorum haliyle. Bazı çırpınışların ne kadar boş olduğunu, tüm olayın, onca zahmetin sadece uzatmalara oynamak olduğunu bir kez daha anlıyorum. 

Her neyse, konuşacak çok şey var seninle belki de tahminimden de çok. Helvanı da kavurdum bugün, çok severdin irmik helvasını, maalesef bugün arasına dondurma koyamadım, seneye söz dondurmalı yapacağım. 

Huzurun bol olsun, yanındayım, yanımdasın. 

Sonumun yollarına bırakırım küllüğü

Çöpe mi dökerim, geleceğime mi?

Bir duvar portresi olmak mıdır amacım?

Yaşartır evin duvarlarını

Yaşatır 40 gece yanan ışıklarını.

Araf mıdır iki dünya arasındaki gerçeklik

Yüksekten 4 ayak üstüne düşemeyen kedi misali

Kanar mı korkularım?

Aynalı nefretimi yansıtır ömürlük kayıplarım

Düzsüz tersim anlamını arar çirkin denizlerde

Bölünmek isterim onlarca parçaya ansızın

Bilemem hangi çatlak cam şişelere sığdığımı

Derin denizlere açılma sevdam mıdır

Yoksa büyütür mü hayat kuyularımı

Ruhun getirisi yorgunluğum

Tekilliğin tek ideası kaşıntılı duvarlar

Ağır yükler mi bindi gemime

Batırmak mı üzere dünyam solan kelimeleri

Bir saç teli kırgınlığında mı renksiz ışıklarım?

Sorgusuz suallerim bir yaz rüyasında 

Titrek ellerimden kayan camlar

Çizik boğazımdan dökülen yaşların hatrına

Dik durmaya and içmiş

Bulmak isterdim uçan kuşların bıraktığı izde

Yenilenen ömrüm hatrına kırmak ister kanadını

Özgürlüğe teslim olmuş mu?

Bir ekmek kırıntısı kadar değerli midir?

Öpüp başına koysa mesela

Güler mi boş koltuklar?

Uçursam dünyayı tepeden de manzaramın seyrinde kalsam?

Biter mi dileklerim?

Soğuk gecelerin döküntü duvarlarıyla beraber

Sarılırız birbirimize kökleri derinleştirerek

Loş ışıkların aydınlattığı ruhun hiç bu kadar aydınlık olmamıştı

İki çift gözün görebileceği en sıcak renkler ruhuma işlenmişken

Aşkın, tutkunun ne olduğunu benliğime ören 

Kaybolan dumanlar arasındaki en güzel sen…

Her halinle, her nefesinde

Hayran bir ben var sana

Kabul görmüşlüğüm altın tepside 

Çırılçıplak bir gecede güvende hissettirir

Evreni yakacak bir uzlaşım beni sana çeker

Sen ki dünyanın tüm kelimelerini anlamlandırırsın

Ben ki teninde anlamımı yitiririm

Kabullenmişliğin verdiği durgunlukla indim yokuşu

Çeşme suyu değil, içtiğim suyla suladım toprağını

Hızlıca içine çekti suları toprağın.

Taşında yazan isim eski bir tanıdığa ait gibi

Harflere odaklandım birer birer yazan

Gerçeklikle senkronize olmaya çalıştım

Emin oldum, salmak istedim köklerimi kemik kalıntılarının olduğu dolu toprağa

Suyu çok severdin sen daha da suladım başını

Ruhlar dolu mezarlıkta bir ben ruhsuzmuşum gibi

Paçalarıma sıçradı çamur izlerin

Mahalleni dolaştım belki anını yaşatırım diye

Belki bunun hatrına çıkar gelirsin diye

Parçalarımdaki çamur daha da yer edindi

Söyletme şimdi,

Senden bir parça bana geçti diye sevindim

Silerken izleri bir baktım geri dönmüşüm “yaşayanlar” arasına

Son ışıkların aydınlattığı gölgede kaldım

Biçimsiz bulutlara anlam biçer gibi anlamsızlaştı hayatım

Hançerlerimi büyüledi mazi

Lanetledi geleceğimi

Yok kurtuluşu bu işkencenin

Boş evlerden sızan ışık misali özletti evin sıcaklığını

Dünyanın yalnızlığı uçtu gitti

Kalabalıklarımda kendime rastladım

Çirkinliği gözlerimi kamaştırdı

Kovamadım lanetli düşüncelerimi

Dibin verdiği hazzı benimsedim

Hoşgeldin karanlık

Özgür yeşillerin ardı arkası

Göze çarpan bir barakaya gömülü

Dingin güneşin göz aldığı kara kalemle

Kazıdık ıssızlığa

Koyu toprakların sertliği batmış göğsüme

Sana yürürken kalakaldı pınarımda

Bi haber ettim cıvıltıları senden

Gülüştüler de heybetinden kaçtılar

Fısıldarım en sonunda usulca

Uçursunlar diye ellerini

Çocukluğuma bir dalga vurmuş

El ele verip yıldızları hiç sallamamışız gibi

Geceleri avazımız çıkana kadar denize öfkemizi kusmamış gibi

Gözyaşlarımız yosunları nemli bırakmamış gibi yaz sonu

Sonsuza dek, sonuna kadar dememişiz gibi

Dalgaları ardında bırakıp gittin

Şimdi tek başıma göğüs geriyorum poyrazların karşısında

Biçimsiz kayaların tepesinde

Sen kırdın bu tepenin çatalını

Ben yine aynı yerde dalgaların suskunluğundayım, sensiz

Bi hoşçakalı hakir gördün bu dostluğa

Herkesin haberi mi var

Buruksuz manzaramdan

Boynu bükük başaklardan

Kendi halinde solmaya gelmiş

Güneşle beraber batmaya gelmiş

Uzak adaların sağlam tuğlalarından

Anakaradan kopmuş bir ada parçası olmaya gelmiş 


Indy Theme by Safe As Milk